Ala tay geliyor” diye çocukların bağırıştığında çevre tarlalardaki erkekler ellerindeki çapalarla önünü kesmeye koşuştular. Fakat O, gözükürlerde yoktu. Şakır şakır ayak sesleri ve kavakların yapraklarınıi titreten kişnemesi aşağıdan duyuldu.
Köylüler at arabalarindan kosarak alip getirdikleri urganlari birbirine baglayarak uzatmaya koyuldular. Gerilerden, küçük bir mendili sapkasinin altindan basina sermis, gölgede oturan yorgun bir ihtiyarin kisik sesi geldi: “Kisragi önüne sürün önüne… Dereden tarafa… Dereden.”
Ala Tay, birkaç tarla öteden arkasinda bir toz bulutuyla belirdi. Çapa vuran kadinlar, üzerlerine dogru geldigini görünce bagirarak ve pijamalari savrularak ovayi ikiye bölen özün geçtigi dereye dogru kaçistilar. Bir kadin da sömelekte uyuyan çocugunun yanina… Ala Tay'in, kisragin kokusunu alarak geldigi belliydi. Yasli adam bunu çok iyi anlamis olmali ki öyle tavsiye etti. Ala Tay birkaç metre kala adimlarini yavaslatti. Boynunda, sirtina dogru yaslanan ne kadar yelesi varsa agir agir havaya kalkti. Hizini kesemeyerek kisragin etrafinda turlayip dönüs yapti. Bastigi yerler gümbürdedi. Küçücük yesil pancar yapraklari ayaklarinin altindan havaya firladi. Sonra iki ayaginin üzerine kalkip bütün heybetiyle korkusuzca kisnediginde, kavaklik, sögütlük ve igdeliklerden hatta yakindaki tarihi bilinmeyen mezarliktan ayni ses yankilandi durdu ova boyunca. Sabahtan beri agaçlarda ne kadar islik çalan sigircik, serçe varsa sustu birden. Daha ötelerin yamaç tarlalarinda fig biçen, ot biçen ve is gören insan varsa; tirpanini dikip, elindeki malzemeyi atip oturdu. Çift sürenler, öküzünü dayaklayip, atini gemleyip seyre çikti. Sicaktan yanip kavrulan ovanin üstünü koskoca bir bulut gölgeleyip geçti.
Ala Tay, bacaklari ve kaslarindaki direncin verdigi cesaretle düsecegi pusuya aldirmadan kisrakla burun buruna geldi. Sag ön ayagini kaldirip kisragin boynunu tirmalayarak yelelerini savurdu. Sonra basini çenesinin altina alip uzun uzun kokladi. Ardindan ön ayaginin tekiyle yeri deseleyip çayirlarda, karsi sinirlarda ne kadar örklü at bagliysa, hepsine meydan okur gibi tekrar kisneyerek iki ayaginin üzerine kalkip indiginde üç tarafinin da insanlarla çevrili oldugunu fark etti.
“Tamam… Kistirdik iste. Ha babam!” dediklerinde O; tereddütsüz, “geçemez, atlayamaz” zannettikleri dereye yönelmisti bir kere.
Ala Tay, daha önceden birkaç kez bunun denemesini yapmis gibiydi. Ziplayarak arka ayaklarini karnina çekti ve uçar gibi havada süzüle süzüle karsi tarafa indi. Düstügü yerde bir iki adim tökezledikten sonra toparlanarak arkasindan kursun yetisemeyecek hizda, Karacaagaç'tan Salur!a dogru saliverdi kendini. Yolunun üzerindeki irgatlar kaçisarak kenara çekildi. Uçak izi gibi bir toz bulutu uzayip gitti kibleye dogru.
O zaman bu ele avuca gelmez at için çok sey söylerdi büyüklerimiz. “Yaris ati da ondan… Sahibinde is yoktu canim, alistiramadi!” kimisine göre de anasi yilkidayken dogurmus ondan alistiramamis.
Oysa biz çocuklara göre bir efsane gibi hissedilirdi Ala Tay. Tutus'tan Kemalli'ya, Kizlik'tan Salur'a kadar bütün ovanin efsanesi… Yigitlik, cesaret dendi mi o anilirdi. Kaç çocugun kaç delikanlinin Ala Tay gibi bir atinin olmasi hayallerini süslerdi de belli etmezlerdi. Hatta O'nu hiç görmeyen küçük çocuklar bile merak edip babalarina kim bilir kaç defa sormuslardir. Ellerindeki çubuklari at yapip bacaklarinin arasina alarak “Ala Tay” diye sürdükleri de… Manda otlatan çocuklarin çimenler üzerinde güres tutarken “Ala Tay” olmayi paylasamadiklari da… Hatta bazen esek kostururken birinci gelenin; “Benim ki Ala Tay!” diye esegini öve öve bir ettigi bile…
Ala Tay'in alni ve toynaklarinin üzeri beyazdi. Vücudu ne tam sari ne tam kirmiziydi. Kosarken bir sari yildiz gibi akip giderdi. Ona bu adi bizden biraz büyük çocuklar vermisti. Aslinda onun yakalanmasini hiç istemiyorduk. Bizim için yaz boyunca vazgeçilmez bir eglence kaynagi idi. Gelmedigi zaman hep meraklanir, gözlerimiz etraflarda aranirdi.
Bazen nerde var nerde yok çikip gelir ve çayirlarda örklü diger aygirlara dalardi. Ortalik kisneme, zincir ve zikke sesinden inim inim inlerdi. O zamanlar okulda ögrendigimiz kadariyla Malazgirt Muharebesi alima gelirdi.
Ati bosanmayanlar atlarinin yanina varip sakinlestirirlerdi. Digerleri kavga alanina yigilip ellerindeki çatal yada dirgenlerle vurarak, zincirlerinden asilarak ayirmaya çalisir, ille de Ala Tay'i yakalayip, kendi atlarina özgürlük asilamaya çalisan bu beladan kurtulmak isterlerdi.
Aslinda Ala Tay akilli bir atti. Akilliligina bir de yüregi eklenince ben böyleyim iste” der gibi “asi at” denilmesine aldirmadan bütün ovaya, bu ovanin insanlarina bas kaldiriyordu adeta. Yalandigi zaman agzina gem verilecegini, sirtina hamut vurulup arabaya kosulacagini biliyordu belki de. Kamçilanarak çifte alistirilacagini da… Her su içisinde agzindaki çubuk bakirsi bakirsi kokacakti. Kuyrugunu ve basini kaldirip kosamayacakti.
O gece Ala Tay, köyün etrafinda tepeden tepeye geçerek kisnedi durdu. Benim gibi damin üzerinde yada açik havada yatan kaç kisi duydu kim bilir? Yorgani basimin üzerinden çekip baktigimda,çok seyrek duran birkaç yildiz hariç digerleri kaybolup ay isigina terk etmisti. Ala Tay'in sesi her zamankinden daha degisik aksediyor, yavas ugultularla koruluga dogru uzayip çinlaya çinlaya siliniyordu.
“Kurtlar sıkıştırdı”, desem… Imkansız… “Falanın atini kurt yemis” dediklerinde, çocuklar hep bir agizdan. “Ala Tay olsa yiyemezdi” dedigimiz çok olurdu. Hatta avcilardan; kisin Ala Tay'in yilkiyi nasil korudugunu?” hep duyardik.
Ertesi gün, kirilmis koyunlar kuyruklarini sallayarak pes pese suya döküldü. Günes isigi altinda eriyen köylüler, çalismaktan yorulup kafalarini sokacak gölge aradi. Kimisi de karsi bayirlarda kil çullardan yaptiklari çadirlara girdi.
Milekli çamurlara, tutulan bentlerin içine gömülerek baslarini çikaran mandalar; agzindaki otlari, çenesinin altindaki killardan köpükleri suya damlaya damlaya uzun uzun gevislediler. Çocuklar üzerlerine binip yüzdürmeye çalisti. Kuyruklarinin altini kasiyarak keyiflendirdiler.
Esekler kulaklarini kirparak ve kuyruklarini sallayarak, sivri uçlu çayir otlarinin arasina uzandi.
Çevre tarlalardan kizlar, ellerinde testi, dirseklerini birbirine yaslayarak esmelerden su götürdüler.
Her sögüdün, her igde agacinin dibinden kivrim kivrim yükselen dumanin altindaki ocak taslarina kirli isli çaydanliklar kuruldu.
Sigir çobanlari, koyun çobanlari ve zavzu bekleyen ne kadar çocuk varsa bir araya gelip ekin basaklarindan firik üttüler. Sonra ellerindeki karayi birbirinin yüzüne çalip, sakal-biyik yaparak, gülüserek saga sola kaçistilar. Sonra da özün önü tutularak bogulan bentlere atlayip yüzmeye basladilar.
Ala Tay, çayirlarin suyu çekilsin diye kazilan küçük hendeklerden atlayarak hisim gibi geçti önümüzden.
Civarda ne kadar aygir, kisrak varsa yanlarina yaklasarak ayaklarini kaldirip kisnedi. Sanki bir seyler anlatmaya çalisti.
Sonra bir bayrak nazliligi ile tepeden tepeye salinip, bütün ovanin çevresini dolasarak, aksama kadar kisneyip desindi.
Günes batmak üzereyken; otlarini hurçlara basan, arabalarini hazirlayan koyuldu yola. Tekerlek seslerinin hüznüyle Ala Tay da güneye dogru kostu. Durdu ve basini çevirip köye bir daha bakamayacakmis gibi bakti. Baska zamanlardaki yolda arabaya kosulmus atlari gelir bastan çikaran simarikliklar yaptigi çok olurdu. Bu sefer öyle olmadi. Sonra tekrar kisneyerek doguya ata yurduna yöneldi. Sonra çevresinde daire seklinde döneleyip, günesin battigi tepeye dogru sahlandi. Ekilmemis bos tarlalardaki gelincikleri yararak tepenin zirvesine vardiginda bir hürriyet bayragi gibi batan günesin kizilligina yaslanip, birlikte yavas yavas küçüle küçüle kaybolup gitti.
Kim bilir?.. Belki Köroglu'nun diyarina… Belki de bir yilki sürüsü bulana dek…Belki de yeni özgür yurtlar kesfedene kadar kosacakti.
O günden sonra, biz çocuklar; hep bekledik Ala Tay'i. Her yaziya inisimizde, boynumuzu o tarafa, o tepeye her çevirisimizde, bize yigitlik, özgürlük asilayan bu efsane tayin bir gün o tepeden ayni hisimla dönecegini yillarca bekledik. |